“Görünen Şey Hiçbir Zaman Söylenen Şeyin İçine Sığmaz”

Güncelleme tarihi: 23 Mar

Ferhat Tunç’un işlerini ilk defa bu yıl gerçekleşen Mamut Art Project’te gördüğümü hatırlıyorum. Daha ilk girişte çarpan, bir manzara resmi hissi uyandıran ancak yaklaştıkça içindeki parçacıkları fark edip, açıklamasını dinlediğimde ana malzemesinin kül olduğuna şaşırdığım ve ayrıca etkilendiğim işlerdi. Aylar sonra Decollage’ın ilk sergisi “Başka Yer”de Ferhat ve işleriyle yeniden karşılaşınca sohbet etme fırsatını kaçırmadım.


Yazar: Burcu Dimili


Ferhat’ın üretimlerinin ana malzemesini kül oluşturuyor. Fanusun içine sıkıştırılmış, farklı renklerde, farklı materyallerin yanması sonucu oluşmuş küller. Bu üretimini “varolan nesne ve metinlerin mevcudiyetlerinden kalıntılar sunuyorum” diye açıklayan Ferhat Tunç ile bilginin edinimi ve temsil arasındaki pratiğini konuştuk.


Fenomen-yapı-yapıbozum çalışmalarınızın ana konuları arasında yer alıyor. Bu yaklaşımları üretimlerinize nasıl yansıtıyor, nasıl ele alıyorsunuz? Bilginin edinimi ve temsil arasında bir üretim pratiğim var. Konuyu biraz açacak olursam Husserl’ın inatla sorduğu bir soru vardı: “Bilgi, nasıl kendi dışına çıkabilir?” Bilgi düşünür için görünen demekti, görünenin kendisi de nesne. Bu birliktelik Husserl’ın bilgi eleştiri kuramıyla bir gördüğü fenomenolojik indirgeme yöntemini geliştirdi. Husserl’dan bağımsız ele alamayacağımız fenomenoloji, düşünceyi bir nesnenin özünde sabitler. Bu yöntemde kendi kendine verilmişlik vardır. Bu bağlamda benim de işimde kullandığım bir dolabı ele aldığımızda yakılmadan önceki hâlinin nesnenin özünü ve biçimini oluşturduğunu görürüz. Husserl'a göre bilgi bu şekilde kendi dışına çıkmamış nesnenin sınırında kalmış olur, bilgi nesnenin somut hâlindedir. Benim kendi çalışmalarımda yapmaya çalıştığım aslında bir nevi bu biçimci tavrı ortadan kaldırmak. Nesnelerin ve metinlerin yakılmadan önceki hâlleri yapısalcılığı, yakıldıktan sonraki süreç yapıbozumunu sağlamaktadır. Yanma eyleminin her iki durumda (metinsel-nesnesel) asıl önemli rolü yapıbozum kavramını sağlıyor olmasıdır. Yapıbozum, olumsuz bir kavram değildir iç bir özü açığa çıkarmak için uğraşır bunu yaparken varlığın ötesine geçmeye çalışır.

Derrida’dan hareketle bir kavramsal süreç olarak kullandığımız yapıbozum kelimesi öznel bir anlama indirger bilgi edinimini. Özne için nesnelerin ve metinlerin oluşturduğu anlamlar genel anlatıların dışında kalır. Derrida’nın sözmerkeziyetçi yaklaşımının bu hususta önemli olduğu kanısındayım.

Üretimlerinizde alışılmış dışı materyaller kullanıyor, bu materyalleri kendi sanat pratiğinizde dönüştürerek yapı değişiklikleri ile ele alıyorsunuz. Bu çalışma pratiğinizden bahsedebilir misiniz? Tamamıyla biçimci geleneğe ve modernizme eleştiri niteliğindedir. Uzaktan modern işler gibi durur yakından bakıldığında ve biraz işlerin bağlamını sorguladığımızda bakanı modern fikirden uzaklaştırır. İşlerimde birçok nesnenin bir aradalığı ve birçok metnin sunduğu biçimler vardır. Bunlar farklı varlıklara dair temsiller sunarken kül kalıntısı adı altında tek bir grup olarak karşımıza çıkarlar. Bu birliktelik neyi sağlar? Birçok farkın heterojenik bir aradalığını. Peki bu metinler ve nesneler ne durumdadır? Bilgi aktarımını size hâlâ iletiyorlar mı? Kendinde olan bilgiyi, biçimi ya da bu bilgi erişimini kesen durum nedir? Yapısal ve biçimsel olan bilgi edinimi ne şekilde olursa olsun yanma eylemi sonucu erişimini yitirmiştir. Yapı değişikliği yanma eylemi sonucu gerçekleşir. Yanma eylemi her iki durumda (nesnesel-metinsel) transandantal bir form oluşturmuştur. Yanma sonucu yitip giden nesne kül kalıntıları bırakarak şimdi burada olma hâlini sürdürse de nesneye dair mevcudiyet hakkında bilgi alamayız. Metinlerde ise bu durum anlamın bütününün alaşağı edilişi içinde irdelenir. Yanan metinleri incelediğinizde bazı harf ve kelimeleri kül kalıntıların arasından görebilsek de anlamlı bir bütün elde edemeyiz. Bu durumda metinlerin oluşturduğu tüm temsillerin düşüncede oluşacak mevcudiyetleri de kaldırılmış olur.

Kül ile yollarınız nasıl kesişti? Bu malzemeyi sanat pratiğinizde kullanmak, dönüştürmek sizin için nasıl bir deneyim? Foucault'nun “Kelimeler ve Şeyler” kitabını okuduğumda sarsıldığımı hatırlıyorum. 2015 yılında bu kitabı okudum epey bir vakitte yer yer geriye dönük okumalarım oldu. Bu kitapta bir kısım vardı Velazquez's “Las Meninas” tablosunu anlattığı giriş kısmıydı sanırım; “...Gördüğümüz şeyleri istediğimiz kadar anlatalım, görünen şey hiçbir zaman söylenen şeyin içine sığmaz.” Denk geldiğimden beri bu kısım her daim aklımın bir köşesinde durdu. Görmek ve anlatmak arasında bir çelişki sunuyordu ve bu çelişkinin bir temsilini kurmakta zorlanıyordum. Bu temsilsizlik hâlini en iyi verebileceğim medyumun kül olduğuna karar verdim. Kül burada bir medyum elbette fakat bazı kavramların dayanak kelimeleri olur. Örnek vermek gerekirse düalizm ya da heterotopi gibi bir görev görüyor kül burada. Kavramsallaşan bir medyum oldu benim için. Kül ile birlikte bir biçim önermeden aşkın form düşüncesini çok kolay kurabiliyorum.

Yanma eylemi ise çalışmalarınızın bir diğer önemli noktası. Yanma, küllerinden yeniden doğma, dönüşüm, yeni bir form... Bir bitiş gibi algılanabilecek yanma eylemi sizin işlerinizde ise her şeyin başlangıcını temsil ediyor. Siz yanma eyleminizi üretim sürecinizde nerede konumlandırıyor, nasıl anlamlandırıyorsunuz? Aslında bir başlangıç gibi değil bir öneri niteliğinde. Bir dönüşüm, bir farklılaşma söz konusu. Ben var olan nesne ve metinlerin mevcudiyetlerinden kalıntılar sunuyorum. Bunu yaparken estetik bir kaygı içerisinde değilim hatta inanılmaz rastlantısal davranıyorum. Farklı bir aşkın formu öneriyorum. Bu form bakanda anlamaktan önce duygusal bir etkileşim kuruyor. Yanma eyleminin işlerimdeki asıl önemli yanı yapıbozum kavramını sağlıyor olmasıdır. Yapıbozum, olumsuz bir kavram değildir iç bir özü açığa çıkarmak için uğraşır bunu yaparken varlığın ötesine geçmeye çalışır. Bu öteden kasıt bakan kişinin kurduğu bağdan, transandantal durumdan başka bir şey değildir.

Bu fiziksel dönüşümü bir soyutlaştırma olarak tanımlayabilir miyiz? Fiziksel dönüşüm yanma eylemi ile birlikte gerçekleşiyor. Bu durum nesneye dair özü parçalarken metinlerin oluşturdukları yapısal bağı düzensiz hâle getiriyor. Her iki durumda da biçimsiz ve temsilsiz kalan bilgi edinimi bakanda sadece transandantal bir etkileşim kurmuş olur. Elde ettiğimiz biçim soyut bir form gibi görünüyor, evet ama eylem olarak soyutlaştırmayı amaçlayan bir üretim değil. Ben tanımlarken daha çok transandantal bir form demeyi uygun buluyorum. Eserin aynı zamanda adı da olan “Nesneler ve Metinler” yakılan metinlerin ve nesnelerin birlikteliğini simgeliyor. Obje ve metin kullanımı arasında deneyimlediğiniz farklılıklar oluyor mu? Biraz eserden bahsetmem gerekirse; “Nesneler ve Metinler” 3 parça cam fanustan oluşmaktadır. Ufak diyebileceğimiz fanus içerisinde bir dolabın yakılması sonucu elde edilen kül birikintileri, büyük olan cam fanusta metinlerden elde edilen küller, son olarak orta boy cam fanusta ise metinlerin bulunduğu kâğıtlar ile birlikte çeşitli nesnelerin külleri bir arada bulunmakta. En belirgin fark küllerin renkleri üzerine şekilleniyor. Özellikle nesnelerde çok farklı renkler elde ederken metinler beyaz-siyah ve gri renkler ile sınırlı kalıyor. Nesneler de metinler de imge oluşumu açısından birbirinden çok farklı değiller. İki durumda bir imgeyi zihinde oluşturma-çağırma durumu hâkim. Nesneler bakılan yerde olduğu için bir imgenin zihinde deforme olması çok zor sadece eklentiler olabilir. Bunlar çoğunlukla duygusal eklentiler. Ben bu yakınlığı küllerin farklı renkler oluşturmasında buluyorum. Bu sebeple nesnelerin oluşturduğu kül kalıntılarının renksel aralığı çok fazla. Sarı, turuncu, bordo vb. olabiliyor nesnelere ait kül kalıntıları. Metinlerde ise durum biraz daha farklı sadece siyah-beyaz-gri yüzeyler hâkim oluyor bu bana bir şeyin doğru-yanlış arasındaki gerilim gibi geliyor. Çünkü bir metin okurken ya da yazarken sizin daha önce deneyimlediğiniz biçimleri zihninizde oluşturmanız gerekiyor. Referans görüntü daha önce sizin o varlık ile kurduğunuz ilişkiye tabi. Bir metin yazdığınızda anlamsal olarak tümüne hâkim olmayı bekliyoruz. Kişinin tam olarak o anlama hâline ulaşması neredeyse olanaksızdır. Derrida metinlerin oluşturduğu bu duruma temsilin dolaylı hâli diyor. Yani bir temsil var bir de bunun yazı ile kurulan dolaylı hâli… Sizin için “Başka Yer”in tanımı nedir? Her ne kadar ilk olarak Harraway aklıma gelse de bu sergi metninin önerisinin ondan farksız olmadığını düşünmüyorum. Sergi metni 2014 yılında gerçekleşen Uluslararası Mimarlar Birliği’nin başlığı olan “Başka Yerin Mimarlığı” adından hareketle oluşturulmuş ve çıkış noktasını da buradan alıyor. Benim de son bir kaç yıl içerisinde yoğunlaştığım konular içerisinde “mekânın üretimi”var. Bu “Başka Yer” tartışmalarının dayanağını düşündüğümde Foucault ile başladığını söylemek yanlış olmaz. 1967 yılında Mimarlık Fakültesi’nde gerçekleştirmiş olduğu bir dersteki metin olan “The Other Space” adlı yazısında heterotopyayı dile getirir. Fransızcası “hétérotopie” olan bu kavramı “öteki mekân”, farklılığın mekânını tariflemek için kullanır. Bizim de “Başka Yer” dediğimiz alanlar farklılığını ifade ettiğimiz alanlar değil midir? “Başka Yer” bir arayış gibi. Burada mevcut olan alanın dışında bir alan düşlemek, düşlerken yapmak ve yıkmak arasında kalmak ya da farklı olanı korumak gibi geliyor.

Gelecek projeleriniz arasında neler yer alıyor? Felsefe ve sosyoloji üzerine okumalarım ilk olarak özne üzerine şekilleniyordu. Nesnelliğini kurmakta zorlandığımız düşünce tarihinde özne ne yapar? Öznenin durumu nedir? Yahut Antik Yunan’da öznenin konumu gibi sorularım vardı. Sonraki süreçlerde daha linguistik meseleler üzerine kafa yormaya başladım. Temsilsizlik hâli üzerine ve medyum olarak külü kullanmaya 2015’te başladım, bu zamana yayılan ve henüz tamamlanmamış işlerim bulunuyor. Yaptığım işler sürece tabi işler. Bunları tamamlamak istiyorum. Yeni olarak son birkaç yıldır mekânın üretimi, heterotopya ve heterotopi kavramları üzerine yoğunlaştım. Fazlaca dikkatimi çeken iki düşünür var. Mekân üzerine önemli saptamalarda bulunan iki düşünür: Foucault ve Lefebvre. Bunlar üzerine yoğunlaştığım bir süreçteyim, özellikle Foucault’nun mekân anlayışı fazlaca merakımı üzerine topluyor. Mekânın özgürleştirici bir rolü olabilir mi sorusu üzerinden birtakım düşüncelere sahip. Bu sorunun cevabına ulaşma gayreti beni epey bir heyecanlandırıyor. Marmara Üniversitesi Yüksek Lisans tezimin konusu bu çerçevede irdeleniyor. Onu tamamlamak ve aklımdaki diğer projeleri hayata geçirmek istiyorum. “Başka Yer”i 19 Nisan’a dek Decollage’da ziyaret edebilirsiniz.